“Değişim rüzgarı esince bazıları duvar inşa eder bazıları yel değirmeni”
Görüş: Burak Dalgın, Balıkesir Milletvekili
Şubat’ın son haftasında, yedi ülkeden yedi davetliden oluşan bir grup olarak Washington DC ve San Francisco/ Silikon Vadisi’ni içeren bir seyahat yaptık. Ziyaretin amacı yapay zekanın siyasi ve ekonomik etkileri üzerine fikir alışverişinde bulunmaktı. Ancak program Başkan Trump’ın görevi devralmasının hemen sonrasında denk gelince, iki şehrin temsil ettiği çifte paradigma değişimini birlikte değerlendirme fırsatı oldu: teknolojik dönüşüm ve Trump siyaseti.
***
Belki de insanlık tarihinin başından beri değişimi aynı sırayla yaşıyoruz: önce teknolojik bir dönüşüm yaşanıyor, onu ekonomi izliyor, ardından da toplum yapısı yeni şartlara göre şekilleniyor. Siyaset ve hukuki altyapı ise hayli geriden gelerek bu fiili (de facto) duruma yasal (de jure) bir çerçeve getirmeye çalışıyor.
Sanayi Devrimi bunun net örneği. Önce buhar makinası, demiryolu ve telgraf büyük bir değişimi tetikliyor. Bunun sonucunda imalat sanayinin oluşumu ve ticaretin dönüşümü gerçekleşiyor. Köyden kente göç, işçi sendikalarının kurulması, veya kadın haklarının seslendirilmesi gibi gelişmeler yaşanıyor. Nihayet herkese oy hakkı verilmesi, ölçü sistemlerine standart getirilmesi ve hafta sonu tatili gibi düzenlemeler devreye giriyor.
Bugün de benzer bir dijital dönüşüm yaşıyoruz. Ancak bunun etkisini, yaratacağı fırsatlar ve meydan okumaları önceki dönüşümlere nazaran apayrı bir boyuta taşıyan iki temel fark var: hız ve zeka.
Değişimin hızı öncekilerle kıyaslanamayacak bir seviyede. Mesela, çeşitli teknolojilerin icatlarından sonra 100 milyon kullanıcıya ulaşma hızına bakalım: telefon 75 yıl, otomobil 33 yıl, cep telefonu 16 yıl, internet 7 yıl. Uygulamalar için durum daha da dramatik: WhatsApp 40 ay (3.5 yıl), TikTok 9 ay, ChatGPT ise sadece 2 ay.
Üstelik, bu kez hayatımıza giren teknoloji, tarihte ilk kez yaşanan bir meydan okumayı tetikliyor ve insan türüne biricik olduğunu düşündüğü alanda rakip oluyor: zeka.
Elbette daha önceki teknolojiler de insanı ikame ettiler. Nitekim bundan 215 yıl önce, İngiltere’nin Nottingham şehrinde bir grup tekstil işçisi dokuma makinalarını parçaladı. Tarihe Luddite’ler olarak geçen bu kişiler yeni icatların kendilerini işsiz bırakacağından korkuyorlardı. Ancak şimdiki durum bunun da ötesinde. Zira yapay zeka devrimi sadece kas gücümüzü değil, en temel özelliğimizi tehdit ediyor.
Bu paradigma değişiminde, eski ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in ‘unknown unknowns’ (bilmediğimizi bilmediğimiz konular) dediği yerdeyiz.
Trump dönemi bir parantez mi, yoksa bir parantezin kapanışı ve dolayısıyla yeni bir dönemin açılışı mı? Herhangi bir değerlendirme yapmadan önce cevaplamamız gereken temel soru bu. Şahsen ikinci görüşe daha yakınım. Böyle düşünmemin üç ana sebebi var.
Birincisi, performans. Trump tek dönemlik bir başkan kalsaydı, belki bir ‘sapma’ olarak değerlendirilebilirdi. Halbuki mahkemelerden suikastlere uzanan zorlu bir yolu aşarak, üstelik 2016’nın aksine rakibinden daha çok oy alarak, geri dönmeyi başardı. Üstelik bu kez ‘bilinmeyen bir aday’ değil, icraatları ve söylemleri bilinen bir eski başkan olarak yarıştı. Yani Amerikan halkı neyi seçtiğini bilerek bir tercihte bulundu.
İkincisi, etki gücü. Trump hem kendi partisini hem de rakiplerini dönüştürmeyi başardı. Kendi partisi olan Cumhuriyetçiler’de eski müesses nizam artık yok – Trump’ın MAGA (Make America Great Again) siyasetini benimsemeyen senatörlerin/ milletvekillerinin işi çok zor. Rakip parti olan Demokratlar da Trump’tan adeta nefret etmekle birlikte onun temel siyasetini takip etmek durumunda kaldılar.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde gündeme taşıdığı Çin’in engellenmesi, ABD’nin tekrar bir üretim üssü olması, devletin aktif istihdam politikası izlemesi ve ekonomik korumacılık gibi konular Biden yönetimi tarafından da prensipte benimsendi. Zaten esas başarı rakibi dönüştürmek değil mi?
Üçüncüsü, zamanlama. Trump başkanlığı pek çok alanda çok kutuplu bir dünyaya geçiş anına denk geliyor. II. Dünya Savaşı sonrası kurumsal mimari Çin’den Rusya’ya, Hindistan’dan Brezilya’ya, Türkiye’den Güney Afrika’ya kadar pek çok ülke tarafından -farklı açılardan- sorgulanıyor. ‘Egemen ülkelerin eşitliği’ ve ‘medeniyet sahibi ülkeler’ gibi yeni terimler devreye giriyor. Dünyanın ekseni Atlantik’ten Pasifik’e kayıyor.
Tüm bu açılardan, sonraki yöntemlerin üslup veya derece farkları olacağını kabul etmekle birlikte, Trump’ın yeni bir dönemin habercisi olduğunu söyleyebiliriz. Bu paradigma değişimine, bir başka eski ABD Savunma Bakanı McNamara’nın kendi belgeseli için seçtiği ‘fog of war’ (savaş sisi) kavramı çok uygun.
Bu genel girizgahın ardından, gelelim seyahate.
Programın amacı Türkiye, Avrupa Birliği, Brezilya, Fas, Hindistan, Meksika ve Tayland’dan yapay zeka-siyaset-ekonomi ilişkisi konusundaki birer uzmanı ABD’deki çeşitli muhatapları ile bir araya getirmekti. Bu çerçevede, kamu kurumları (Senato, Temsilciler Meclisi, Enerji Bakanlığı), üniversiteler, düşünce kuruluşları, şirketler ve girişimciler ile toplantılar düzenlendi. Milletvekili sıfatım sebebiyle Vaşington Büyükelçimiz Sayın Sedat Önal’ı da ziyaret ettim ve izlenimlerimi paylaştım.
İlginç bulduğum hususları on maddede özetleyeyim:
Bir: Trump Şaşkınlığı. ABD’de 5.5 yıl yaşadım. Çeyrek asırdır iş ve sosyal sebeplerle yakın irtibatım oldu. Washington DC’de çalışanları ilk kez bu kadar moralsiz gördüm. Elbette bunun sebebi şehrin oy verdiği Demokratlar’ın seçimi kaybetmesi ve Trump yönetiminin attığı adımlardı. Kimisi Elon Musk’ın DOGE biriminden gelen ‘geçen hafta ne iş yaptın?’ sorusundan rahatsızdı. Kimisi biriminin kapatılacağından endişeliydi (USAID yeni kapatılmıştı). Kimisi işinden ayrılmak zorunda kalan arkadaşları için üzgündü. Kimisi de çalıştığı yerin misyonunu belirleyen Başkanlık kararnamesi iptal edildiği için ne yapacağını bilemez haldeydi. Velhasıl ‘dış güçler’ şahsi endişelerine gömülmüştü (!).
İki: Sadece Amerika. Trump yönetiminin ‘America First!’ (Önce Amerika!) sloganı malum. Bunun giderek ‘Sadece Amerika!’ halini aldığını söyleyebiliriz. Nitekim Oval Ofis’te Zelensky ile yaşanan ‘siyasi reality show’, ziyaretim esnasında gerçekleşti. Senato başta, kamu kurumlarında da bu eğilimi yakinen gördüm. Hatta yapay zeka gibi pek çok açıdan küresel bir konuda bile ‘dünya sistemi’ perspektifi yok. Münih Güvenlik Konferansı’nın araştırmasına göre, Amerikalılar için birinci tehdit siber saldırılar, ikinci tehdit Rusya, üçüncü tehdit ise düşmanların düzenlediği dezenformasyon kampanyaları.
Yeni dönemin hedefinin yalnızca Çin ile rekabet ve Amerikan şirketlerinin önünü açmak olacağı anlaşılıyor. Çin’in teknolojik açıdan engellenmesinin odağı yüksek performanslı çiplerin satışını kısıtlamak. Bu noktada, önemli bir düşünce kuruluşunun yetkilisinin söylediği iki noktayı ilginç buldum. Birincisi nükleer analojisinin uygun olmadığıydı: ‘Nükleer silahlara benzer bir yaklaşım izleniyor – yani donanıma erişimi kısıtlama. Halbuki bu ne kadar sürebilir? Çin daha verimli çipler ya da yazılımlar geliştirecektir’. DeepSeek buna bir örnek. Nitekim Çin, 44 kritik teknolojinin 37’sinde dünya lideri. İkincisi, lobilerin gücünü göstermek açısından ilginçti: ‘ABD’nin Çin siyasetini Çin’de işi olmayan şirketler etkiliyor. Çin’de iş yapan çip üreticisi Nvidia’nın Washington DC’de beş çalışanı var. Çin’de iş yapmayan Meta’nın ise çoğu hükümet ilişkileriyle ilgilenen 800 çalışanı!’.
Giderek küreselden ziyade farklı güçlerin etki sahalarıyla parçalanmış bir dünya pazarına gidiyor olabiliriz. Kabaca, teknoloji devleri (big-tech) öncülüğünde Amerikan etkisi; düzenlemeler etkisiyle Avrupa Birliği etkisi; ve ulusal şampiyonlar eliyle Çin etkisi.
Üç: Deregülasyon. Bir önceki maddede bahsettiğim hedeflere ulaşmanın ana yöntemi deregülasyon (düzenlemeleri azaltma) olarak görülüyor. Temel prensip ‘Yeni gelişen bir alanda şirketleri sıkboğaz edersek yenilikçiliği öldürürüz’ olarak özetlenebilir. Avrupa’nın teknoloji alanında geri kalması da aşırı düzenleme yapmasına bağlanıyor (genel olarak katılıyorum). Nitekim Avrupa Birliği’nin rekabetçilik sorunları üzerine yazılan Draghi Raporu da dünyadaki 50 önemli teknoloji şirketinden sadece dördünün Avrupalı olmasından yakınmıştı. Birisi Vatikan’ın yapay zeka-insan aklı ilişkisi üzerine ilginç bir yaklaşımı olduğunu söyledi; Antiqua et Nova (Eski ve Yeni) başlıklı notu henüz okumadım.
Bu konuda genel görüşüm, nispeten az, ancak ‘akıllı’ düzenlemeler yapmak. Mesela teknolojileri değil kullanım alanlarını düzenlemek (bilhassa biyoloji alanında). Mesela regülasyon test bölgeleri kurarak yeni teknolojilerin/ girişimlerin sahada denenmesini sağlamak. Bazı turistik ilçelerde Bitcoin ile ödeme kabul edilse, bazı yerleşimlerde sürücüsüz araçlara izin verilse (San Fransisco’da bir toplantıma sürücüsüz taksi ile gittim), daha sakin yörelerde drone ile teslimat denense fena mı olur?
Dört: Sıçrama. ABD’deki çalışanların yüzde ikisinin yapay zekayı işlerinde kullandıklarını duyunca şaşırdım. Beklediğimden çok daha düşük bir oran. Bu kırılma gelişmekte olan ülkeler için çok önemli bir fırsat penceresi aralıyor: yıllarca belli ülkelere münhasır kalan bilgi birikimine erişebilme ve avantajların henüz pekişmediği yeni bir döneme uygun kabiliyet geliştirebilme. Her iki husus yıllardır vurguladığım ‘takip değil sıçrama’ temelli kalkınma yaklaşımını destekliyor. Abu Dhabi’nin 2027’de dünyanın ilk ‘tamamen yapay zeka üzerinde çalışan hükümeti’ olma iddiası ve Singapur Öngörü Bakanlığı ile gelecek perspektifi geliştirmesi buna uygun. Yıllarca ABD hükümetinin gelecek projeksiyonlarını yapan ve tahminleri yüksek oranda tutan birinin söyledikleri manidardı: ‘İstikrarlı olarak yanıldığımız bir nokta oldu: gelecek hep tahminimizden daha hızlı geldi. Bazen teknolojik gelişim, bazen krizler sebebiyle. Ama hep daha erken!’
Beş: Enerji/ altyapı. Dijitalleşmenin (ve yapay zeka uygulamalarının) artışıyla veri merkezi ihtiyacı artıyor. Bu durum, Trump yönetiminin ABD’de daha fazla sanayi yatırımı yapılması çağrısıyla birleşince, yıllardır sabit olan elektrik talebinde artış bekleniyor. Veri merkezlerinin ABD elektriğinin yüzde 4’ünü kullandığını söylediler. Bir mukayese için sayılara baktım: İsveç’in ülke olarak toplam tüketimi de yaklaşık bu kadar. Daha önemlisi, bu oranın 2030’a kadar ikiye, hatta üçe katlayacağını iddia edenler de var. Veri merkezi kurmak isteyenlere kendi elektriklerini üretme zorunluğu da geliyor. Teknoloji devlerinin küçük nükleer reaktörlere veya rüzgar çiftliklerine yatırım yapmalarının sebebi bu.
Elon Musk’ın Ukrayna’ya ‘Starlink olmasa cephe operasyonlarını yapamazsınız’ diyerek aba altından sopa göstermesi de seyahatim esnasında gerçekleşti. Kritik altyapının önemini bir kez daha hatırlatan bir hareketti.
Nitekim ABD Enerji Bakanlığı’nın iki önceliği elektrik talebi ve kritik altyapının korunması. ABD’nin nükleer cephaneliğinin de buraya bağlı olduğunu hatırlatayım. II. Dünya Savaşı’ndan beri yeni teknolojiler konusunda çalışan bu birimin odaklandığı dört kritik alan var: yapay zeka, quantum, biyoteknoloji ve mikroelektronik. İlham verebilir.
Altı: İstihdam yaratamayan yatırım. Başkan Trump görevi devraldıktan hemen sonra OpenAI, Oracle ve SoftBank’ın yapay zeka alanına 500 milyar dolar yatıracağını söyledi. Türkiye’nin milli gelirinin yarısına yakın bir miktardan bahsediyoruz! Ancak bu yatırımın çoğu veri merkezleri ve elektrik üretimi için yapılacak. Bu elbette önemli, ancak bu tip yatırımların istihdam etkisi hayli düşük oluyor. Nitekim Apple’ın benzer ölçekte bir yatırımcı sadece 20 bin yeni iş yaratacak. Yahut değeri 3 trilyon dolar olan NVIDIA’nın yalnızca 28 bin çalışanı var.
Bu da bana Carl Benedikt Frey’in ‘Teknoloji Tuzağı’ kitabını hatırlatıyor. Yeni teknolojiler sayesinde ‘istihdam yok eden’ gelişmeler yaşayacağız – ancak ‘istihdam yaratan’ alanları nasıl oluşturabiliriz? Bahsettiğim örneklerde görüldüğü üzere, bol sıfırlı sabit sermaye yatırımları işin bu tarafını otomatik olarak çözmeyecek.
Yedi: Yetenek uyumsuzluğu. Türkiye’de sıkça konuştuğumuz yetenek uyumsuzluğu meselesi ABD Senatosu/ Temsilciler Meclisi’nin de gündemindeydi. Cilalı bir gelecek vizyonu iyi, hoş ama seçmenlerimize istihdam imkanları yaratmaya mecburuz. Kısa dönemli, özel sektör ile birlikte düzenlenen yetenek geliştirme kursları üzerine konuştuk.
Bunun bir uzantısı, devlet yönetiminde yüksek kalibrede kişilerin nasıl istihdam edileceğiydi. ‘Özel sektörde birkaç kat maaş alabilecek birisi neden kamuda çalışsın da düzgün politikalar geliştirsin?’ sorusu doğal olarak havada kaldı.
Sekiz: Veri milliyetçiliği/ Egemen Yapay Zeka. Yeni dönemde aynı anda egemenliği muhafaza etmek, birey hak/ hürriyetlerini korumak ve fırsatları/ tehditleri yönetmek hiç kolay değil (bu konudaki bir makalem için bu yazının sonundaki linklere bakabilirsiniz). Bu çerçevede, uluslararası sistemde ‘güvenli ülke’ statüsünü kazanmak, Avrupa Birliği ile tek dijital pazarı müzakere etmek ve teknoloji devlerinin ülkemizde veri merkezi yatırımcı yapmasının önünü açmak gibi adımlar atmalıyız. Ayrıca, bir milletin kendi altyapısını, verilerini, iş gücünü ve iş ağlarını kullanarak yapay zeka üretme kabiliyetini ifade eden Egemen Yapay Zeka’yı kalkınma stratejimizin tam ortasına koymak durumundayız.
Dokuz: Sistem tasarımı. Yapay zekaların birbiriyle bizim anlamadığımız bir dilde konuşmaya başlaması, giderek yaygınlaşan sürücüsüz araçların eğitimlerinde rastlamadıkları koyu renk tenli kişileri veya çocukları yeterince ‘görmemesi’, teknolojik hurdaların işlenecek yer bulunamadığı için okyanusta tankerlerle dolaşması, otonom silah sistemlerinde karar sürecine dahil olan insanın o kadar veriyi o hızda analiz edip karar verememesi, yapay zeka ile belirlenen hedeflere yapılan saldırılarda pek çok sivilin de ölmesi… Bunların hiç biri bilim kurgu değil, bugünün gerçeği. Tam da bu yüzden yapay zeka (veya genel olarak teknoloji) meselesine işin ekonomik, toplumsal, siyasi, hukuki ve ahlaki boyutlarını içeren bir sistem tasarımı olarak bakmaya mecburuz.
On: Dahiler. Kimin dahi olduğunu tartmak benim haddim değil ama iki çok zeki/ başarılı/ ilginç girişimciyle sohbet ettik. Hatta birisi tam manasıyla ıssızlığın ortasında yaptığı bir kulübe evde yaşıyor. Silikon Vadisi milyarderlerinde rastlanan ‘kıyamete hazırlık’ için mi yoksa doğaya düşkünlüğünden dolayı mı böyle bir tercihte bulundu, bilmiyorum.
Biriyle yapay zekanın güvenilirliği üzerine konuştuk. Üçlü bir yaklaşımı vardı: veri kalitesi, arama kabiliyeti ve model performansı. Veri kalitesinin en iyi durumda bile yüzde 70 mertebesinde olduğunu, en iyi aramaların bile yüzde 80 başarıyla çalıştığını ve model performansının yüzde 50’lerde olduğunu söyledi. Bu yüzden yüzde 100 yapay zekaya daha zamanımız olduğunu vurguladı. Bir süre daha yapay zekanın karar alıcıdan ziyade karar destekleyici olacağını anlıyorum.
Diğeriyle daha genel bir sohbetimiz oldu. Canlı hücrelerin artık programlanabilir mekanizmalar haline gelmesi bağlamında söylediği ‘Doğa bilimleri artık mühendislik problemine dönüştü’ ifadesini çok beğendim. İşlerin önce yazılım, sonra donanım ve en son ıslak laboratuvar (biyoloji) şeklinde ilerlediğini, ancak kendisini en heyecanlandıran ve düzenlemeler yapılması gereken alanın da biyoloji olduğunu belirtti. ‘Temel evrensel gelir (vatandaşlık maaşı) olmadan bu iş çözülür mü?’ meselesinde, işin para kazanmaktan öte bir rolü olduğu konusunda mutabık kaldık. Ancak tıpkı Sanayi Devrimi sonrasında olduğu gibi, yeni bir sosyal güvenlik mimarisi icat etmemiz gerektiği konusunda benim kafam net.
Çifte paradigma değişiminde düşünmemiz gereken pek çok konu var. Zira İtalyan filozof Gramsci’nin ‘Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor. Şimdi canavarlar zamanı’ dediği yerdeyiz. Bu yazıyı bitirirken üç tanesini vurgulamak istiyorum.
Birincisi, belirsizlik. Ne olacağını kimsenin tam bilmediği bir dönemdeyiz. Yani geleneksel modernleşme yöntemi olan ‘referans bir ülke veya kültür seç, ona göre kendini değiştir’ modeli artık geçerli değil. Bu hem büyük bir riski hem de ciddi bir fırsatı beraberinde getiriyor: yıllardır söylediğim ‘takip değil, sıçrama’ yapmanın tam sırası. Sağlıklı ilerlemek için yegane pusulamız temel prensiplerimiz, yegane yol haritamız ise adaptasyon kabiliyetimiz.
İkincisi, devlet kapasitesi. Bu kavram bir devletin toplumsal, ekonomik ve siyasal hedeflerine ulaşabilme ve toplumu etkili bir şekilde yönetme kabiliyeti anlamına geliyor. Halbuki ülkemizde bu rasyonel kavram yerine mistik bir benzeri daha sık kullanılıyor: devlet aklı.
Her şeyi bilen, kadir-i mutlak ve gizemli bir üst akla değil; milletimizi 21. yüzyılın fırsatlarına hazırlayabilen, meydan okumalarından koruyabilen, sürekli öğrenen ve kapsayıcı bir kurumsal kapasiteye ve çağa uygun bir kamu mimarisine ihtiyacımız var. Çifte paradigma değişiminde fırsatları yakalamak, meydan okumaları aşmak ve Cumhuriyetimizi/ milli egemenliğimizi ilelebet payidar kılmak için buna mecburuz.
Üçüncüsü, Bermuda şeytan üçgeni. Bireyler bir üçgene sıkışmış durumda: hükümetler eliyle tekno-otokrasi (vatandaşlık puanı, ‘1984’ uygulamaları); teknoloji devleri (big-tech) eliyle tekelleşme; ve deepfake, dezenformasyon, itibar suikasti gibi yöntemlerle dijital anarşi. Buradan yeni bir kamusallık (‘devlet’ değil ‘kamu’!) anlayışıyla çıkabiliriz.
Değişim rüzgarı estiğinde duvar değil yel değirmeni inşa edenlerden olmamız buna bağlı.
⎯⎯⎯⎯⎯⎯
Bu yazı ilginizi çektiyse, benzer konulardaki üç makaleme bakmak isteyebilirsiniz:
Artificial Intelligence and Middle Powers: Navigating Sovereignity, Opportunity and Risk
‘Devlet Aklı’ mı, Devlet Kapasitesi mi?
KATEGORİLER
Bilgi Alın
© 2025 Scrolli. Tüm Hakları Saklıdır. Scrolli Medya A.Ş